|
SaneM
|
 |
« : Eylül 27, 2009, 11:50:50 ÖÖ » |
|
İslâm dini yalnızca kalplerde, gönüllerde ve vicdanlarda gizlenmeyi değil, toplum ve bireyin bütün hayatında uygulanmayı emreder. Çünkü mensubu olduğumuz bu din; hem itikadî, hem hukuki, hem ameli ve hem de ahlâki hükümleri olan bir dindir. Allah (c.c.)’a ve O’nun peygamberlerine, meleklerine, kitaplarına, kadere ve ahiret gününe kalbimizle olan imanımız, önce dilimizde, sonra işlerimizde ve daha sonra eylem ve tavırlarımızda ortaya çıkmaktadır. Çünkü İslâm bütün hükümleriyle bir yaşam dinidir. Temeli iman, hedefi de güzel ahlâktır.
Bir kimsenin Müslüman oluşu, Kelime-i şehadet getirmekle başlar. Çünkü kelime-i şahadet Müslümanlığın giriş kapısını teşkil eder. İnanarak kelime-i şehadet getiren bir kimse şüphesiz mümindir. Abdest alır, namaz kılar, oruç tutar, zekât verir, hacca gider, başkasının malına, namus ve canına tecavüz etmez, hile yapmaz, faiz yemez, kumar oynamaz, falcılık yapmaz, ölçü ve tartılarda hile yapmaz, hırsızlık etmez, emanete hıyanet etmez, helal olmayan şeylere göz atmaktan sakınır, ihtikar (kara borsacılık) yapmaz, rüşvet almaz, zulüm (gasp) yapmaz, hiçbir kimseyi aldatmaz, içki içmez, malını ve vücudunu safahat yolunda harcamaz, vatanına ve milletine bağlanır, özetle Allah (c.c.)’ın emirlerini noksansız yerine getirir ve yasaklarından da kaçınır.
Cenâb-ı Hak, iyi insanlara da, kötü insanlara da birçok sayısız nimetler ihsan etmiş ve nimetlerini verirken de ister iman etmiş isterse etmemiş olsun birbirinden ayırmamıştır. Fakat akıl ve irade sahiplerinin, ahirette kavuşacakları nimetleri elbette bir değildir. Onlara vereceği nimetleri, sa’y ve amel kanununa bağlamıştır. Dünyada çalışan kazanır, çalıştığının mükâfatını görür, çalışmayanlar da, tembelliğin cezasını bulur.
Allah (c.c.), nimet, sağlık ve rızık hazinelerinin tek sahibidir. Bu nimetleri bize, çalışmak şartıyla verir. İnsanı fakirlikten, açlıktan kurtaran, ancak çalışmak ve çabalamaktır. Yalnızca çalışmak da yeterli değildir. İşini iyi bilmek (işinin erbabı olmak) dikkat ve sebat göstermek gerekir. Bir insan yapacağı işe dikkat etmez ve sebat göstermezse, ondan yarar sağlayamaz. O durumda kaderim kötü imiş, demek haksızlık olur. Bunun için, Müslümanlar çocuklarına ilim, marifet (san’at) öğretmek, onları mü’min ve iyi ahlâk sahibi bir insan olarak yetiştirmek gerekir.
İslâmiyetten önce Arap yarımadasında ve dünyanın diğer yerlerinde, akla hayale gelmeyen binbir türlü rezalet hüküm sürüyordu. Fakirler, biçareler, sefalet altında inim inim inletiliyor, insanlar her türlü hürriyetten yoksun bırakılıyordu; ölmek yaşamaktan daha hayırlı idi. Halk kitlesi aç ve sefildi; zenginler, tefeciler tarafından, mütemadiyen sömürülüyordu. Bu karanlık dünyanın üzerine 610 miladi yılında bir ışık doğdu. Böylesine bir dünya nizamını öksüz ve yetim bir yavru değiştirmişti. Zira Allah (c.c.) İsra Sûresi 81. ayet-i kerime’de: “De ki! Hak geldi ve batıl yok oldu, gitti. Gerçekten batıl daima yokluğa mahkûm bulunmaktadır.” buyurmuştur.
Allah (c.c.) Necm Sûresi, 39-40-41’ inci ayet-i celilelerde: “Hakikaten insan için kendi çalıştığından başka bir şey yoktur ve muhakkak onun ameli yarın (kıyamette) görülecek, sonra ona en değerli mükafat verilecek.” Buyurmaktadır.
Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) hayırlı bir Müslüman hakkında: “Sizin en hayırlınız ahiretini dünyası için, dünyasını da ahireti için terk etmeyenlerdir. Hayırlı Müslüman, dünyasını da ahiretine çalışan, her ikisinden de nasibini alandır. İki gününü birbirine eşit yapan aldanmıştır.” buyurdular.
Her Müslüman hem dünyası ve hem de ahireti için çalışacaktır. Her türlü saadet çalışmakta, her türlü felaket tembelliktedir. Kötülüğün kapısını tembellik açar, ocaklar söndürür, her türlü ahlâksızlığa sevk eder. Gerçek Müslüman çalışkan adam demektir. Çünkü Allah’ın (c.c.) emri çalışmaktır. Peygamber (s.a.v.) çalışınız, demektedir. Allah’ın (c.c.) bütün peygamberleri bil’fiil, bu emirlerini çalışarak bizlere öğretmişlerdir. Bütün alimler, salihler de çalışmış, bizlere örnek olmuşlardır. Öyleyse bizlere düşen de çalışmak, hem de iyi ve doğru çalışmaktır. Her şey çalışmakla elde edilir. Yaşamak için çalışmak lazımdır. İlim çalışmakla öğrenilir, zenginlik de çalışmakla elde edilir.
Allah (c.c.) bize el, ayak vermiş; göz, kulak, akıl, fikir, veren Allah’a (c.c.) şükrederek çalışmamız lazımdır.
Kesb, çalışıp kazanma, kazanç, bir insanın kendi kudret ve iktidarını bir işe sarf etmesi demektir. İslâmiyette kişinin çalışıp rızkını kazanması, geçimini sağlaması (kadın ve erkeğe) farzdır. Rasûlullah (s.a.v.) “Helal aramak ve elde etmek için çaba sarfetmek, farzdan sonra farzdır.’’ buyurmuşlardır. Yine Kesb, helal mal kazanmak demektir. Kesb, malı artırır, fakat rızkı artırmaz. Rızk mukadderdir. Yaşamak için lazım olan malları helalden kazanmağa çalışmak gerektir. Kendine, evladına, iyaline ve borçlarını ödemeğe lazım olanları kesb etmek farzdır. Zira Rasûlullah (s.a.v.) “Beş vakit namaz kılmaktan sonra, çalışıp helal kazanmak, her müslümana farzdır.’’ Buyurmaktadır.
Kur’an-ı Kerim’ de ‘Sa’y’ kelimesi kullanılmıştır. Lügatta sa’y, oluşmak, iş görmek, gayret sarfetmek manalarına gelir. Kur’an-ı Kerim’de, çalışmanın, emek sarfetmenin önemine ve herkesin ancak kendi yaptığının karşılığını bulacağına işaret edilmiştir. Nitekim Allah (c.c.) meali evvelce verilen ( Necm Sûresi 39. ayet-i kerimesinde) bu hususu açıklar ve insanın kainat ve toplum içindeki yerini ancak çalışmakla alabileceğini belirtir. Bu hüküm, insanı sadece kişisel ve ailevi ihtiyaçlarını giderecek çalışmaya değil, aynı zamanda içtimai üretimi ve refahı sağlayacak çalışmaya teşvik etmekte, bunu kendisine çok yönlü bir vazife olarak hatırlatmaktadır.
Dünyada hiçbir din ve iktisad sistemi, İslâm dini kadar çalışmaya yer vermemiştir. Dinimizde çalışmak herkese borçtur. Çalışmak en büyük ibadettir. Kur’an-ı Kerim’de 360 ayet-i kerime, iş ve amele (çalışmaya), 190 ayet-i celile fiile işaret etmektedir. En’am Sûresi 164. ayet-i kerimede: “Herkesin kazancı ancak kendine aittir. Hiçbir günahkar, başkasının günahını çekmez. Sonunda dönüşünüz Rabbinizedir. O vakit Allah dünyada ayrılığa düşmüş olduğunuz şeyleri size haber verecektir.’’ Buyurulmuştur. Dinimiz bize çalışmayı emreder. Kulun rızkını Allah (c.c.) verir diye çalışmayan, aç kalır. Allah (c.c.) bizi muhafaza eder deyip, kendisini esirgemeyen, tehlikeye düşer. Çalışmak insana, hayat, rızk, saadet, rahat, şeref ve itibar getirir. Tembellik insanı daima sıkıntı içine sürükler; çalışmayan bir insan her şeyden mahrum olur. Mükellef olduğumuz vazifenin gereklerine ve güzelce idaresine çalışır isek, yavaş yavaş o işin erbabı olur; büyük bir makama nail oluruz ki, bu cihette itibar ve haysiyetimiz günden güne artmaya başlar ve dünyada rahat etmiş oluruz. İnsan hangi işte bulunursa bulunsun, ‘bunu terketsen ne olur; insan bu işte para mı kazanır, itibar mı bulur, rahat mı bulur?’ dememelidir. Çünkü her işte Rabbin keremi ile ve ancak sa’y (çalışmakla) ve gayret ile işin erbabı olunur. Çalışkan kimse, gerek Hak Teâlâ (c.c.) ve gerekse halk nezdinde mutlaka aziz ve muhterem olduğu gibi, günden güne terakki (ilerleme) kaydeder ve her arzusuna sahip olur, daima işi yolunda gider, bu sebeple hiçbir hususta zahmet ve meşakkat çekmez, kemali istirahat ve saadetle yaşar. Aksine, çalışmayanlar evvel emirde hiçbir emele, gayeye nail olamazlar. İkincisi, tembel olanların fikri zayıf, arzuları noksan olmakla beraber, nihayet kendileri dahi cahil kalır, hakir ve zelil sayılıp, insanlar arasında hayvandan bir farkları yoktur. Tembellik birçok kötü ahlâki neticeler doğurabilir. Yani, boş ve avare gezenlerin üzerine şeytan daima galebe eder, fuhşiyata, günaha ve kötü yollara teşvik eder. Daima sefalette, zahmet ve meşakkatle hayatını sürdürmekte, herkese karşı menfur, merdud olmaktadır. Bunun için çalışmak lazımdır. Bir toplumda iş görmeden kazanmak, kazandığı zaman da hırsızlıkla, rüşvetle veya ihtikârla, refah seviyesine erişmek mümkün değildir.
Allah (c.c.) Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır: “Herkes kazancına bağlıdır, iyi iş yapan kendisine, kötü iş yapan yine kendisine.’’
Yukarıda belirtilen ayet-i kerimelerden açık olarak anlaşılıyor ki, maddi olsun, manevi olsun, kazanç ve zarar hep kendi işlerimizin birer neticesidir. Zevklerimiz ve elemlerimiz, düşmelerimiz, kalkmalarımız hep kendi işlerimizin birer sonucudur. Netice itibariyle bunlardan kendimiz sorumluyuz. Bu binanın mimarı biziz. Hangi taraf için çalışırsak, Allah (c.c.) onu verir.
Gözümüzü çevirip baktığımız zaman, her yerde bir hareket ve faaliyet görürüz. Ay, güneş, yıldızlarıyla semavi ecram, dünya ve içindeki canlılarla birlikte bütün cisimler harekettedir. Esen yeller, akan seller, dalgalanan deniz ve topraktaki her bir i, bu faaliyetin mantıki birer şahididir. Şair Mehmet Akif bunu ne güzel ifade ediyor:
Bir baksana, gökler uyanık, yer uyanıktır.
Dünya uyanıkken uyumak maskaralıktır.
İnsan, faaliyetten uzak kalamaz, çalışmak mecburiyetindedir. Vücudun tabii ihtiyaçları insanı bu istikamete zorlamaktadır. Bunun aksini düşünmek yanlıştır. İnsan, faaliyetinde muvazeneyi temin etmedikçe, ileri gidip ifrata, geri kalıp tefrite düşmekten kurtulamaz. Muvazenesiz bir çalışma içinde, müstakim bir yol takip etmenin imkânı yoktur.
Müslümanlık, çalışma dinidir. Tembelliğin Müslümanlıkta yeri yoktur. Peygamberimiz (s.a.v.) tembelleri ve boş duranları hiç sevmezdi. Peygamberimizin (s.a.v.) mübarek dualarından bir tanesi. “Allah’ım! Acizlikten ve tembellikten sana sığınırım.’’
Rasûlullah (s.a.v.) Efendimiz, Medineye hicretlerinde, Mekkeli ve Medineli Müslümanları kardeş etmişler, onları namaz vakitlerinin haricinde ziraate, ticarete sevk etmişlerdir. Hz. Ali (r.a.), Yahudilerin kuyusundan su çekerken görüp ayıplamak isteyenleri şöyle cevaplandırdı: ‘Alın teri ile kazanmak ayıp değildir, el açıp dilenmek ayıptır.’
Kendini ve çoluk çocuğunu kimseye muhtaç etmemek, onların ihtiyacını helalden kazanmak, dinde cihad sayılan şeylerdendir. Çok ibadet etmekten daha üstündür. Bir gün Peygamber Efendimiz (s.a.v.) ashabı ile oturuyordu. Sabah erkenden bir genç, hızlı hızlı yanlarından geçti ve dükkânına gitti. Sahabe-i kiram : ‘Yazık, keşke bu erken vakitte din işine baksaydı!’ deyince, Rasûlullah (s.a.v.) : “Öyle söylemeyiniz. Eğer başkalarına muhtaç olmamak için gidiyorsa, Allah (c.c.) yolundadır. Övünmek için, desinler için ve zengin olmak için gidiyorsa, şeytanın yolundadır. İnsanlara muhtaç olmayıp, dünyalığını helalden kazanan veya komşularına ve akrabalarına iyilik yapan, kıyamet günü yüzü ondördüncü gecedeki ay gibi olur. Ticaretle uğraşınız; zira insanların rızkının onda dokuzu ticarettedir. Dilencilik kapısını kendine açana Allahü Teâlâ (c.c.) yetmiş fakirlik kapısı açar; ihtiyaç ve zarureti artar.’’ buyurmuşlardır.
|